|
|
Genel Ne? Ben mi? Milliyetçilik mi?
...Irkçı uzantıları da olan kitleselleşmiş milliyetçilik bir deniz gibi kabarıyor...
ID:294 Tarih:18.9.2007 Tıpkı ırkçılık gibi milliyetçilik karşıtlığı da bir palto gibi üzerimize giyebileceğimiz, giydiğimiz anda bizi değiştirecek bir şey değil. Ya da şöyle diyelim: Bu ikisi de beyana bağlı değil, çünkü gerek ırkçılık, gerekse milliyetçilik bir noktadan sonra niyetten bağımsız, objektif bir durum. Teorik olarak reddetsek, ırkçı ya da milliyetçi olmamaya karar versek bile, devraldığımız önyargılar algılama biçimimizi, sonuçta düşünme ve duyma biçimimizi etkileyebiliyor, seçici algı, refleksler, savunma mekanizmaları gibi bir takım süreçlerin devreye girmesiyle, kendini son derece milliyetsiz hissedenler milliyetçi paradigmaların etkisi altında davranışlar geliştirebiliyor.
Bu, bir takım tarihsel nedenlerle Türkiye’de daha da fazla geçerli. Bu yüzden, “Ne? Ben mi? Milliyetçi mi?” türünden kulaklarına inanamaz bir isyan da, dünyanın öbür ucundaki gerillalara duyulan hayranlıkta tezahür eden kendini en milliyetsiz ve en enternasyonalist hissetmeler de, kişiyi milliyetçilikten azade kılmaya yetmiyor. Ne yaptığına, ne eylediğine, ne söylediğine bakılması gerekiyor.
Milliyetçiler ve “sol”
Son zamanlarda en öncelikli gündem maddelerimizden biri de yükselen milliyetçilik. Irkçı uzantıları da olan kitleselleşmiş milliyetçilik bir deniz gibi kabarıyor, daha çok insanı içine çekiyor ve en önemlisi, ırkçılığı, milliyetçiliği normalleştiriyor, sıradanlaştırıyor.
Genel olarak solcular, özelde sosyalistler için bu kabaran dalgayı analiz etmek ve lanetlemek hem kolay, hem de bayağı keyifli ve rahatlatıcı. Zor olan, acı verecek, kavga çıkaracak olan, insanların bunda kendi rollerini, yani ister istemez ardılı oldukları sol geleneğin rolünü irdelemesi.
Şimdi 1930’a doğru geri gidelim ve Cumhuriyet’in bu ilk yıllarında egemen olan genel atmosfere bakalım. Mesela şöyle bir şey: “Bunların alelade hayvanlar gibi basit sevk-i tabiilerle (doğal içgüdülerle) işleyen his ve dimağlarının tezahürleri, ne kadar kaba hatta abdalca düşündüklerini gösteriyor... Çiğ eti biraz bulgurla karıştırıp öylece yiyen bu adamların Afrika vahşilerinden ve Yamyamlardan hiç farkı yoktur.”
Kürtleri tarif eden bu sözler Koçgiri-Ağrı ayaklanmasının bastırılışı sırasında, öyle marjinal, ırkçı bir yayın organında değil, dönemin yarı-resmi gazetesi, sonrasında da kuşaklar boyu solun simgesi olan Cumhuriyet’te yayınlandı. Aile büyüklerimiz, öğretmenlerimiz, komünistinden sıradan demokratına kadar Türkiye’de sol siyasi düşünce üreticileri böyle bir toprakta yetişti. Çoğu bu sözlere katılmıyorlardı kuşkusuz, ama standartların bu kadar sıfırın altında olduğu, çıtanın böylesine yerlerde süründüğü bir iklimin havasını soluyarak yetişti kuşaklar. Eğer Kuvayı Milliye destanını yazan Nazım Hikmet Koçgiri, Dersim gibi mecliste milletvekillerinin bile facia dediği kanlı bastırmalardan şiirlerinde bahsetmemişse, TKP’nin yaygın organı Orak Çekiç 20.12.1935 tarihli 9. sayısında “Halk Partisi hükümeti bu sürmek işiyle ve irticai isyan hareketlerini ezmekle inkilap namına eyi bir iş yapmış oluyordu. Fakat sonuna kadar götüremedi” diye yazabilmişse, neden budur. Cumhuriyetin harcı ırkçılıkla yakın temasta olan Türk milliyetçiliği ile karılmış ve sonuçta kuruluş mitolojisi yalnızca TKP’nin değil, Türkiye’deki radikal solun da milliyetçi içerikli anti-emperyalizm algısında ve genel olarak ideolojik oluşumunda belirleyici rol oynamıştır. Bugün şikayetçi olduğumuz modernist, otoriter laiklik yanlısı, militarizme meyleden milliyetçi kabarışlarda, milliyetçilikle bağlarını koparamayan komünist-sosyalist hareketin sorumluluğu büyüktür.
Bugün Türk solunun önemli bir kesiminin Kürt siyasi hareketine bakışı da bu tarihsel koşullarda biçimlenmiştir. Örnekleri saymakla bitmez. En yakınımızda 22 Temmuz seçimleri var. DTP var. DTP’ye verilen tepkiler var.
Kürtlerin ezbezini bozmak
Nilüfer Göle, “Baskın Oran, yandaşlarının ezberini bozamadığı için seçilemedi” demiş, İstanbul 2. bölgede Baskın Oran’ın karşısında DTP’li Doğan Erbaş’ın aday çıkarılmasına atfen. Bu söz çok sevildi. Çok alıntı yapıldı. DTP’ye, sitemden suçlamaya kadar geniş bir yelpazede bu minval üzre çok çatıldı. Sadece yazılıp çizilmedi tabii, sokaklarda, çay bahçelerinde, seçim kampanyalarında böyle bir duygu durumu içerisinde en sık konuşulan konulardan biri buydu.
Sanki Kürtlerin Türk soluna bir gönül borcu varmış da, son anda yarı yolda bırakmış gibi bir ruh haline kapılındı. Sanki tarihi boyunca enternasyonalistliğini Latin Amerika, Angola, Vietnam üzerinden yaşayan, Şilili devrimcilerin İspanyolca sloganlarını ve marşlarını ezbere bilen, kimi SBKP tarihini hatmetmiş olan, Mitka Gribçeva romanlarıyla yatıp, Portekiz komünistlerinin anılarıyla kalkan, kimi de İspanya İç Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nin nasıl İspanyol Cumhuriyetçilerini yarı yolda bırakışının tarihinin profesörü olan ama burnunun dibindeki Kürtten bihaber olan Türk solu değilmiş gibi. Hem de Kürt köyleri jandarma dayağı altında inim inlerken, Kürtçe konuştuğu için cezalandırılırken, silah arama bahanesiyle erkekler köy meydanlarında sıra dayağına çekilir, Kürt kadınlar döşlerine taşları vura vura ağıtlar yakar, sınır başlarında üç kuruş para için yoksul sırt hamalları albayların emri ile kurşuna dizilirken...
Kim kime borçlu?
Bir kısım Türk solcusu, sanki bunlar yaşanmamış gibi, sanki tarihimizde övünülesi bir dayanışma ve birlikte hareket etme geleneği varmış da, Baskın Oran’ı desteklemek DTP’nin bu nedenle boynunun borcuymuş gibi incindi. Bu yüzden de DTP’nin Baskın Oran karşısında aday çıkarması Kürtlerin ezberlerini tekrar etmesi olarak görüldü. Burada “ezber” denilen, anlaşılan Kürtlerin “Kürtlük” yapmasıydı. Oysa biz Türkler birazıcık Kürtlük yapmasını bilseydik, böyle bir gelenek olsaydı, (hadi öyle olsun, diyelim ki Kürtlere Kürtlüklerinden değil de, PKK zanlıları olmaları nedeniyle dışkı yedirildi) en azından Kürt fındık işçilerinin şehirlere alınmayıp belediye sınırlarında toplama kampı gibi çadırlarda bekletildiğini gazetede okuduğumuzda “hepimiz Kürdüz” diyebilseydik, Kürtleri Kürtlükleriyle başbaşa bırakmazdık, eğer bu ezberse, bu ezberi bozma sorumluluğunu biz üstlenmiş olur, bu görevi de Kürtlerin omuzlarına yüklemezdik.
Burada bir parantez açmak istiyorum: DTP’nin önce prensipte anlaşmaya vardığı Baskın Oran’ın seçilememesindeki rolü elbette eleştirilebilir. Burada benim kastettiğim bir tarafı “öteki”leştiren, önce DTP’yi, sonra Kürtleri, ırkçılığın en önemli düşünsel ve duygusal araçlarından biri olan genelleme mantığıyla yekpare bir kimlik olarak algılayıp, olumsuzluğu bu kimliğe yükleyip, düşmanlaştıran söylemdir. Yoksa DTP genel merkezinin İstanbul teşkilatının yarattığı kilitlenmeyi neden çözüme kavuşturamadığı, neyin eksik yapıldığı, İstanbul teşkilatının neden ikna olmadığı gibi sorular, yani sadece Kürtlere ait olmayan, etnik kimlikler üstü parametreler üzerinden ve Doğan Erbaş’ın adaylığını Kürt milliyetçiliğinin bir tezahürüymüş gibi göstermeden konu tartışılabilir, tartışılmalıdır da; ama diğer tarafın, yani Baskın Oran kampanyasının kurmaylarının olumsuz sonuca katkıları da sorgulanmak şartıyla. Ve de Akın Birdal örneğinde olduğu gibi DTP’nin adaylık ölçütünün sadece Doğan Erbaş’ın Kürt kimliği olmayabileceğini de akılda tutarak.
Ermeniler ağlamadan mama verilen çocuk mu?
Seçimler vesilesiyle kendini en milliyetsiz hissedenlerin milli aidiyetlerinin ne kadar etkisi altında kaldıkları başka şekillerde de kendini gösterdi.
Seçimlerden sonraki ilk Agos’ta Aydın Engin’in bir yazısı yayınlandı. Yazının tümü, Ermenileri neden 2. bölgede Ermeni nüfusun tümünün Baskın Oran’ı desteklemediğini sorgulamaya, bu konuda kendi kendileriyle bir hesaplaşmaya davet şeklinde yazılmış. Aydın Engin bir takım sorular soruyor. Mesela şöyle sorular: “AKP’ye oy veren Ermeniler, bu partiyi, partinin politikalarını beğendikleri, benimsedikleri için mi onu tercih ettiler, yoksa iktidar partisi olduğu ve seçimlerden sonra yine iktidar partisi olacağı hemen hemen belli olduğu için mi? Acaba bazı Emeniler, iktidarda olan ve olacak partiye oy vermemekten korkuyorlar mı? Böyle bir korku varsa, bunun psikolojik temeli ne?”
Sonra şöyle diyor: “Bu sorular yanıtlanmalı. Yanıtlanmalı ki Ermenilerin gelecekte nasıl bir cemaat ve bireyler topluluğu oluşturacağı anlaşılsın. Suskun, sinmiş, egemenlerle, iktidar sahipleri ile uysal ilişkiler kurmayı yeğleyen; iktidarın bahşettiği olanaklarla (mesela bazı vakıf mallarının gönülsüz de olsa ve aslında AİHM dayatmasıyla geri verilmesi gibi) yetinip, ağlamadığı için verilen mamayla yetinmek zorunda kalan çocuk mu olacaklar?”
Meseleyi yalınlaştıralım. Burada, sorgulananlar Ermeniler. Yani, meslek, aile yapısı, gelir durumu, cinsiyet, yaş gibi kriterler temelinde belirlenen etnisite üstü bir sosyolojik kategori değil, düpediz bir etnik/dinsel kimlik. Öte yandan sorulan sorular tüm etnik/dinsel kimliklerden seçmenler için geçerli. Yani bu soruları tüm etnik/dinsel kimliklere yöneltebilirsiniz. Öyleyse durum şu: Etnisite üstü genel sorular, diğer etnik/dinsel kimliklere değil, özellikle Ermenilere soruluyor (hem de Baskın Oran’a verilen oyların yarısı Ermenilerden gelmişken!)
Şimdi, Aydın Engin açık ve net bir şekilde etnisite temelinde meseleye bakmış ve bir takım sorular sormuş ya, ben de aynı temel üzerinden bazı sorular sormak istiyorum:
Hesap sorma hakkı
Ermenilerden sola verilen oylar oransal olarak Türklerinkinden kat kat fazla olduğuna göre, Aydın Engin, Ermenilerin neden Türklerden daha fazla solcu olması gerektiğine inanıyor? Çok acılar yaşadılar diye mi? Acı yaşatmaya devam eden bir devletin yönetiminde, çocuklarına evde televizyonlarda, okulda ders kitaplarında ve her yerde gazetelerde Ermenilerin Türkleri nasıl arkadan vurduğu anlatılan, “sözde soykırım iddiaları” üzerine kompozisyon yarışmalarına katılmaya davet edilen bir ülkede ve bunları çok normal karşılayan, hatta bir kısmı bunları az bile bulan bir toplum içinde, onlarla aynı mahallede, aynı işyerlerinde, aynı okul sıralarında her an birlikte yaşamak ve çok şeye dişini sıkarak tahammül etmek zorunda olan, buna rağmen Türkiye’yi terketmeyip bu koşullarda, burada yaşama yürekliliğini gösteren Ermenilerden, üstüne üstlük bir de bu acıları azaltmak için kuşaklar boyu hiçbir şey yapmamış olan bizler, solcuları destekleme konusunda daha büyük cesareti ya da daha yüksek bir siyasi bilinci hangi yüzle talep edebiliyoruz?
1920’lerden başlayan Türk komünist/sosyalist/sol hareketinin en radikalinden en reformistine kadar hangi örgütlenmesi bugüne kadar her allahın günü Türk, Ermeni, Kürt, Rum çocuğuna içirilen “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” andına son vermeyi mücadele gündemine aldı? Bugün Türk solundan böyle bir talep geliyor mu? Hepimiz bunu bildiğimiz halde, bırakın geçmişi, neden şu anda bu uygulamaya son vermeye yönelik bir kampanya açamıyoruz? Açmayışımızın, açamayışımızın nedeni sadece bu andı kanıksamış olmamız mı, yoksa bilincimizin gerilerinde bir yerde bütün bir toplumu karşımızda bulacağımızı bilmemizin, bu nedenle de, Ermenilerden beklediğimiz cesarete önce bizim sahip olamamamızın da rolü var mı?
Böyle bir kampanya açmayı bir yana bırakın, Ermeni yurttaşların yaşadığı sorunların Türk solunun gündemine girmesi için Hrant’ın öldürülmesi mi gerekiyordu? Hepimiz Ermeniyiz dememiz, ırkçılığa, ayrımcılığa karşı sivil insiyatifler kurmamız, sol olarak konuyu gündemimize almamız, manifestolarda yer vermemiz için Hrant’ın öldürülmesi mi gerekiyordu?
Hrant elbette bir sosyalistti ama birçok Ermeni komünist/sosyalistten farklı olarak ilk kez Türk kamuoyu karşısına sosyalist kimliğinden önce Ermeni kimliğiyle çıkan “siyasi” bir kişilikti. Bunu yapan ilk Ermeniydi. Ve öldürüldü. Mücadele ettiği konuların başında azınlık vakıf mallarına el konulması geliyordu. Ama bakın Aydın Engin bu alandaki kazanımı, yukarıda alıntıladığım bölümde kullandığı, “iktidarın bahşettiği olanak”, “aslında AİHM dayatmasıyla”, “mama” gibi sözlerle tanımlıyor. Solcu olmayı milliyetler üstü olmaya yeterli görerek ve bu vasfının kendisine bir üstünlük sağladığına, bir etnik/milli kimlik olarak Ermenileri sorgulama hakkını kazandırdığına inanarak.
Söyleyecek şey çok, dergi sayfaları sınırlı. Kısaca demem o ki, milliyetçilik hakkında konuşuyorsak kabul etmemiz gereken bir gerçek var: “Milliyetsiz” olmak, ne kadar cazip gelirse gelsin, söyleniverdiği anda gerçekleşiverecek bir şey değil.
Ve aydınlarımız arasında özellikle son yıllarda çok sık dile getirilen, sorulmadan da söylenen, Kürtlerden ve özellikle soykırımdan sağkalanların diasporadaki torunlarından, gerçek aydın olmanın bir çeşit parolası gibi beyan etmeleri beklenen “her türlü milliyetçiliğe karşı” olmak da meseleyi çözecek ve anında ortaklaşılacak sihirli söz değil.
Söyleniverdiği anda gerçekleşiverecek bir şey değil dedim ama, aslına bakarsanız milliyetsiz olmak mümkün değil. Doğru ve gerçekçi olan milliyetini kabul etmek, hatta sindirmek ve eylerken de, söylerken de, milliyetimizle malul olduğumuzu unutmamak, unuttuğumuz zaman da bize hatırlatılmasını gerçekten istemek, hatırlatıldığı zaman öfkelenmek değil, oturup düşünmek.
Kaynak:Amargi Güz 2007 sayisi.
Ayşe Günaysu
|
|